Uzakdoğu’da bunlar olurken Akdeniz’de
gemicilik adına büyük gelişmeler yaşanıyordu. İstanbul’u Türkler
fethetti. İpek ve baharat yollarının Türkler tarafından kontrol
edilmeye başlamasıyla birlikte batıda Hindistan’a gidecek yeni yollar
aranmaya başladı. Bu yol deniz yolu olacaktı. Akdeniz’in doğusunun
denetimini yitiren batılı ülkeler, pusula ve harita yapımındaki
gelişmelerin de yardımıyla ilgilerini açık denizlere yönelttiler.
Akdeniz’in bildik, görece sakin sularında yol alan gemiler için
okyanusların hırçın dalgaları, birdenbire patlayan korkunç fırtınaları
aşılmaz gibiydiler. Açıkça görülüyordu ki Akdeniz gemileri okyanusa
uygun değildi. Bu da yeni gemilerin tasarlanmasını ve yapılmasını
gerektirdi. Ortaçağın sonlarına doğru kıç bodoslamasındaki dümenin
geliştirilmesiyle gemicilikte büyük ilerleme sağlandı. Böylece yalnızca
yelkenle gidebilen ve daha uzun yol alabilen büyük gemilerin yapımı
sağlandı. Daha önce geminin kıçında büyük bir kürek gibi görünen
dümeni idare etmek çok zordu. Gemiler büyüdükçe dümenin ağırlığı
da artar, idare edebilmek için birden fazla insanın uğraşması gerekirdi.
Dümenlerin tekerlek şeklinde yapılmasıyla da bu işi tek bir kişinin
yapabilmesi olanağı doğdu. Ayrıca pusula kullanarak gemiciler o
tarihe değin yapmadıkları bir şeyi yaptılar. Kıyılardan uzaklaştılar
ve açık denize açıldılar. Ortaçağda Akdeniz’de kullanılan Latin
yelkenleriyle donatılmış savaş ve ticaret gemilerine karavela denirdi.
İlk karavelaları 15. yüzyılın ikinci yarısında Portekizliler ve
İspanyollar yaptılar ve bunları coğrafi keşiflerinde kullandılar.
Vasco de Gama Hindistan, Kristof Kolomb Amerika seferine karavela
türü gemilerle çıktılar. Boyutları gittikçe büyütülen ve geliştirilen
karavelalardan sonra kalyona tipi gemilere geçildi. Gemiler büyüdü.
Yeni tip gemilerde kürekler kaldırıldı ve gemi yalnızca yelkenle
yönetilecek biçimde tasarlandı. Baş ve kıç kalelerine (kasara) güverteler
eklendi. Gemiler artık üç direkliydi. Direklerde büyük ölçüde kare
yelkenler kullanılıyordu. Portekiz kralı "Gemici" lakaplı
Henrique gemilerin geliştirilmesine önem veriyor, keşif gezilerini
destekliyordu. Bu dönemde Avrupa ülkelerinde yaygın bir
gelenek de gemilere kadın ya da aziz isimlerinin verilmesiydi. Sözgelimi
Kristof Kolomb’un gemisinin adı Santa Maria’ydı. Önceden Maria Galante
olan geminin adı, keşif yolculuğunun önemine uygun olması ve Hz.
Meryem’in desteğini kazanmak amacıyla değiştirilmişti. Avrupa keşifler
çağına başlarken Türklerin egemenliğindeki Akdeniz’de kürekle giden
kadırgalar varlığını uzun süre korudu. Birçok donanmanın temel gemisi
olan kadırgalar önemini yalnızca yelkenle yol alabilen kalyonlardan
sonra kaybettiyse de Osmanlı donanmasında uzun süre kullanılmaya
devam ettiler. Oldukça dar, hafif, uzun ve neredeyse su seviyesinde
denecek kadar alçak gemilerdi kadırgalar. Boyları genellikle yaklaşık
50 metre olan kadırgaların enleri de 6 ila 7 metreydi. Geminin kıç
bölümünde köşk kısmı bulunurdu. Yabancı donanmalarda galley, gali,
galer, galera gibi adlarla adlandırılan kadırgalar yüksek vurucu
güce sahipti. 25 oturaklı ve 49 kürekli olan kadırgalarda her kürek
4-5 kişi tarafından çekilirdi. Geminin 25 oturaklı olmasına karşın
49 kürekli olmasının nedeni oturakların sonuncusunun mutfak yeri
olarak ayrılmış olmasındandı. Kadırgalar kürek yanında yelken de
kullanırdı. Osmanlı kadırgalarının batı ülkelerinin kadırgalarından
farkı Latin yelken kullanmasıydı. Türk kadırgalarında gabya ve pruva
olmak üzere iki direk bulunurdu. Genellikle ön direğin üzerinde
trinket denen küçük bir yelken de olurdu. Kadırgalarda üçtür yelken
bulunurdu. Orta yelken normal havalarda, cankurtaran yelkeni hafif
rüzgârda, borda yelkeni de fırtına da kullanılırdı. Kadırgaların
dar olması, sert havalarda geminin apazlama denen, yelkenlerini
doldurarak seyrini zorlaştırıyordu. Yelkenle hareket eden kalyonların
yaygınlaşmasından sonra kadırgalar yavaş yavaş denizlerden çekildi.
Günümüzde kalita tipi bir kadırgayı İstanbul deniz müzesinde görmek
mümkün. Kadırgaların yerini alan kalyonlar önceleri rüzgarsız havalarda
işe yaramayacağı düşünülerek çok da rağbet edilmeyen gemilerdi.
Öte yandan denizcilik tekniklerinin gelişmesi, kalyonların açık
denizlere, uzun yolculuklara dayanıklı yapısı onların donanmalardaki
ana gemiler olmalarına yol açtı. Genellikle kare yelkenlerle donanmış
üç direkten oluşan kalyonlar, toplarla donatıldığında güçlü birer
savaş aracıydılar. 17. yüzyılda boyları gittikçe büyüyen ve hızı
artan yelkenliler, Avrupa ülkeleriyle uzak sömürgeler arasında durmadan
yük taşıyorlardı. Bunların çoğu uzunluğu 60 metreyi ve ağırlığı
5000 tonu bulabilen ahşap üç direkli clipper’ler ya da büyük yelkenlilerdi.
1850’ye doğru bu gemilerin sonuncuları daha büyük boyutlarda demirden
yapılacaktı. Ne var ki bu görkemli gemiler yelkenlerin kullanılması
için kalabalık mürettebat gerektiriyordu. Bu gemiler ayrıca rüzgârların
keyfine bağlı olarak görülüyordu. Buharlı gemilerin bulunmasıyla
büyük yelkenliler de tarih sahnesinden çekildiler. 17. yüzyılın
sonunda buhar makinesi ilkesini bulan Denis Papin, 1707’de bu buluşunu
bir geminin yürütülmesine uygulamaya kalktı. Ne var ki bu ilk buharlı
gemi, böyle bir makinenin rekabetinden ürken kayıkçılar tarafından
parçalandı. Bir yüzyıl sonra bu fikir yeniden ele alındı. Fransız
Jouffroy d’Abbans 1783 yılında Seine Nehrinden yukarılara çıktı.
Benzer bir gösteriyi de 1803’te Amerikalı Fulton yaptı. Çok geçmeden
ilk buharlı gemiler denizlere açıldı. Ama bu gemilerde hâlâ rüzâr
gücünden yararlanılıyor, yelken kullanılıyordu. Yelkenli gemilerin
devrinin kapanmakta olduğunun bir habercisiydi bu. Martılar gibi
denizlerde süzülen gemiler yerlerini makinelerle çalışan gemilere
bırakarak tarih sahnesinin dışına yelken açtılar.
Kaynaklar :
Gökhan TOK
Boorstin, D., Keşifler ve Buluşlar, TC. İşbankası Kültür yayınları,
çev: Fatoş
Dilber, 1996
Gardiner, R., The Age of the Galley, Conway Maritime Press, 1995
Giggal, K., Great Classic Sailing Ships, Chancellor, 1998
Smith, R.C., Vanguard of Empire, Oxford Univercity Press, 1993
Tengüz, H., Osmanlı Bahriyesinin Mazisi, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,
1995